Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
You are here: Anasayfa

Güncel haberler

Burjuvazi İstiyor....Ormanlarımız Yanıyor!!! PDF Yazdır E-posta
Salı, 26 Ağustos 2008
Image
M
NG Holding’in ormanlık alanın tahsisi için yaptığı başvurular reddedildikten sonra ‘tesadüfen’ bu bölgelerde yangınlar çıkıyor ve yine ‘tesadüfen’ bir yıl sonra aynı alanlar MNG Holdinge veriliyor.
1999: Antalya'da Topkapı Palace'ın arkasındaki ormanlık alanın tahsisi için başvuru reddedildi. Bir yıl sonra yangın çıktı, o alan MNG'ye verildi
2006: Bodrum'da MNG'nin iki şirketine ormanlıkta otel izni verildi. Bir yıl sonra yangın çıktı. MNG aynı bölgede koyu toprakla doldurdu
Bodrum'da geçtiğimiz yıl yetkililerin "Kesinlikle orman kalacak" diye açıkladıkları yanan ormanlık alanın, ikisi MNG Holding bünyesinde, toplam 3 şirkete otel için tahsis edildiği ortaya çıktı. Tahsisten bir yıl sonra ormanda yangın çıkması, kafalarda soru işaretlerine neden oldu. MNG bir süre önce aynı yerdeki koyu toprakla doldurmuş ve olay ortaya çıkınca "Cezası neyse öderiz" demişti. MNG'nin 1998'de Antalya'da Topkapı Palace'ı yaptığı alanın arkasındaki ormanlık alanın tahsisi için başvurduğu, ilk anda reddedildiği ortaya çıktı. Bir yıl sonra ise bölgede çıkan yangında ormanlık alanın bir kısmının yandığı ve bölgenin MNG'ye tahsis edildiği belirlendi.
 

Forumdaki konu başlığına gitmek için TIKLAYINIZ!!


3 ayrı şirkete tahsis


Bodrum'da geçtiğimiz yıl yanan Pina Yarımadası'nda, Güvercinlik köyü çevresindeki ormanlık alanın bir bölümünün turistik tesis için ikisi MNG Holding bünyesinde olmak üzere 3 ayrı şirkete tahsis edildiği ortaya çıktı. Başvuruları üzerine 2006'da, Mehmet Nazif Günal'ın sahibi olduğu MNG bünyesindeki Günal İnşaat Ticaret ve Sanayi A.Ş.'ye 85 dönüm ve Güvercinlik Enternasyonal Otelcilik Turizm A.Ş.'ye ise 80 dönümlük alan tahsis edildi. Aynı yıl Erhan Boysanoğlu'nun sahibi olduğu Mesa Holding bünyesindeki MİA Turistik Tesisleri A.Ş.'ye de 95 dönüm alan tahsis edildi.

Bir yıl sonra yangın

Hazırlıklar sürerken, geçtiğimiz yaz Güvercinlik köyü yakınlarında orman yangını çıktı. 238 hektarlık ormanlık alanın yandığı yangının 3 ayrı noktadan başlaması nedeniyle sabotaj iddiaları ortaya atıldı. Ancak yapılan soruşturmada herhangi bir bulguya rastlanmadı. Ormanın turistik tesis yapmak için kasten yakıldığı iddialarını gündeme getiren "Yurtsever Cephe Bodrum İnisitiyatifi", "Tahsisler Dursun" eylemi yaptı. ve yaklaşık 5 bin Bodrumlu'nun imzasının yer aldığı dilekçeyi Kültür ve Turizm Bakanı Günay'ın Bodrum ziyareti sırasında kendisine sundu. Bu bölgedeki otel izinleriyle ilgili Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilileri şu bilgileri verdiler:

* Güvercinlik'te orman mülkiyetinde bulunan 1, 2, 3 ve 4 numaralı tahsisler ilk olarak 11.11.1997 tarihinde tahsis yapıldı.

* Güvercinlik Turizm alanı kesin tahsis işlemi ise 01.06.2006 tarihinde yapıldı.

* Yapılaşma izninde bina yüksekliklerinin 5 kat olacağı kayda bağlandı.

* Daha sonra kıyı kenar çizgisinden itibaren 50 metre park olarak düzeneceği ve 'bu alanların halka açık olması' zorunlu olduğu için planda revizyon yapıldı.

"Tahsis 1997'de verildi revizyonu onayladık"

2007'DEKİ yangında çok sayıda ağacın kül olduğu Bodrum'da şimdi de yapılaşma endişeleri yaşanırken, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay endişelerin yersiz olduğunu söyledi. Yeni bir izin vermediklerine dikkat çeken Günay, "Bizden önce yapılmış işlerle ilgili hukuki durumlar ortaya çıkabiliyor. Ancak, kazanılmış hakları hukuki olarak görmezden gelme şansımız yok" dedi. Günay, MNG'nin kıyıyı doldurmasıyla ilgili, "Başvuruları incelemeye almadım, eski duruma getirmelerini ve sonra inceleme yapılacağını söyledim" dedi.

'Orman, orman kalsın demek çok doğru değil'

ÇEVRE ve Orman eski Bakanı Osman Pepe: Orman, orman olarak kalsın demek çok doğru değil. Ormanın koruma kollama dengesini gözetmek lazım. Ama her şeyi turizm, para, ticaret olarak görmeye başladığınızda iş şirazesinden çıkıyor. Kontrol mekanizmasının çok güçlü olması lazım. Bu sahada güçlü olursak istismarlar minimize edilecektir. Doğa tahrip edilirse turist neden gelsin? O zaman yapılan gecekondu olur, turizm olmaz. Çevrenin çok iyi kullanılması, altyapı üstyapı uyumlu olması lazım. Hiç turizm tesisi yapmayalım demek yanlış. Maden de aranacak, tesisler de yapılacak. Ama, yok pahasına tahrip doğru değil.

Antalya'daki orman yandı, izin çıktı

ANTALYA'DA Bodrum'dakine benzer bir tahsis olayının gerçekleştiği ortaya çıktı. Kundu Beldesi'nde MNG tarafından 1998'de Topkapı Palace Oteli yapıldı. Ancak MNG, denize sıfır yaptığı bu turistik tesisle yetinmedi. Holding, tesisin arkasındaki bin dönümün üzerinde alanı kapsayan ve imar planlarında "Kundu Kent Parkı" olarak işlenen 1 milyon 40 bin 955 metrekarelik alanın da kendisine tahsis edilmesini istedi. Ancak tahsis izni çıkmadı. Bu tahsis kavgası sürerken, 1999'da ormanlık alanda büyük bir orman yangını çıktı. Köylülerin o dönemdeki iddialarına göre bu alanı, bu bölgeyi tahsis almak isteyen firma yakmıştı. Yangında ormanlık alanın büyük kısmı tamamen kül oldu. Çok geçmeden MNG, Orman Bakanlığı mülkiyetindeki bu alanı yeniden tahsis almaya çalıştı ve sonunda 18 delikli golf sahası ve tatil köyü yapılmak üzere tahsisini aldı.

Danıştay'da kaybetti

Ancak Mimarlar Odası Antalya Şubesi, Antalya Barosu, Türkiye Tabiatını Koruma Derneği Antalya Şubesi, Kundu Muhtarlığı ile Kundu köylüleri bölgeye ilişkin planların ve tahsisin iptali için Danıştay'a dava açıldı. Danıştay 6. Dairesi, bu alana ilişkin planları Türkiye'ye emsal olacak çok önemli gerekçelerle ve oybirliğiyle iptal etti. Ancak tahsis halen MNG Holding'de.
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 46

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

 
< Önceki   Sonraki >
Advertisement

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

Kimler Sitede

Forumdan son mesajlar

Son yorumlar

Yorum yok..

Takvim

Dec 2008
S M T W T F S
  1 2 3 4 5 6
7 8 9 10 11 12 13
14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27
28 29 30 31      
Full Calendar

Yaklaşan Etkinlikler

Bilgi Köşesi

. Kapitalist toplum: Feodal düzenden kapitalizme geçişin yaşandığı 19. yüzyıl insanlık tarihinin günümüz evrenselliğine uzanan dönüşümlerinin yaşandığı görkemli ve bir ölçüde de trajik bir çağdır. Bir yanda -eşitlik, özgürlük, kardeşlik- sloganları ve diğer yanda kapitalizmin getirdiği yoğun mülksüzleşme, açlık, yoksulluk... Feodal düzenden kapitalizme geçişi; egemen olan üretici güçlerin doğal gelişim sınırına ulaştığını ve feodal üretim ilişkilerinin varlığının üretici güçlerin gelişmesinde bir engel teşkil ettiğini söyleyerek açıklamak mümkün. 1840-1895 yılları arasına gelen döneme damgasını vuran, modern sanayi ve modern proletaryayı yaratan İngiliz Sanayi Devrimi feodalizmden kapitalizme geçişteki önemli dönemeçlerden birisidir. Sanayileşme toplumsal ilerlemeyi hızlandırırken, toplumsal sınıfları da yeniden şekillendirmiştir. Bu durumun en iyi tanımlandığı yerlerden biri olan Marx ve Engelsin 1848 yılında yazdıkları Komünist Parti Manifestosuna başvurmak oldukça anlamlı olacaktır: -...sanayinin o zamana kadar ki feodal ya da lonca tarzı işletme biçimleri yeni pazarlarla birlikte büyüyen talebi karşılamaya yetmiyordu. Bunların yerine manüfaktür geçti. Ama pazarlar sürekli büyüyor, talep sürekli artıyordu. Manüfaktür de artık yetmiyordu. Bu noktada buhar ve makineler sınai üretiminde devrim yarattı. Manüfaktürün yerini modern büyük sanayi, sanayici orta katmanın yerini sanayici milyonerler, modern burjuvalar aldı. Büyük sanayi, Amerikanın keşfinin hazırladığı dünya pazarını kurdu. Dünya pazarı, ticaret, gemicilik ve kara ulaştırmacılığında çok büyük bir gelişme sağlandı. Bu da yine sanayinin yayılması üzerinde etkili oldu ve sanayi, ticaret, gemicilik ve demiryolları ne oranda genişlediyse, burjuvazi de o oranda gelişti., sermaye arttı ve ortaçağdan kalma bütün sınıfları arka plana itti. Feodal toplumun yıkıntılarından doğan modern burjuva toplum, sınıf karşıtlarını ortadan kaldırmadı. Yalnızca eskilerinin yerine yeni sınıflar, yeni baskı koşulları ve yeni mücadele biçimleri koydu. Tüm toplum giderek iki büyük düşman kampa, doğrudan birbiriyle karşı karşıya gelen iki büyük sınıfa bölünüyor: Burjuvazi ve proletarya. (K.Marx F.Engels, (2000)Komünist Parti Manifestosu,GELENEK, s.9) Feodal düzene son darbeyi indirme çabasında olan burjuvazinin iktidar girişimi olan Fransız Devrimi, işçi sınıfının(proletarya) sermaye sınıfı(burjuvazi) ile mücadelesinin başlangıcı olan Sanayi Devrimi ve 1800lere damgasını vuran işçi sınıfı mücadeleleri 19.yy kapitalizminin göze çarpan özellikleri arasındadır. Döneminin ilerici ve devrimci kuvveti olan burjuvazi işçi sınıfını da yanına alarak monarşiye ve aristokrasiye karşı kendi sınıfsal ve tarihsel çıkarları için ayaklandı. İktidar mücadelesi verdi ve 1789da Fransız Devrimi ile burjuva sınıfı kendi iktidarını ilan etti. İktidarı alana kadar işçi sınıfı ile birlikte -eşitlik, özgürlük, kardeşlik- sloganı atan burjuvazi, iktidarı aldıktan sonra gericileşti. İktidardaki burjuva sınıfı kendi egemenliğini ilan ettikten sonra tüm ilerici taleplerden vazgeçerek, kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda işçi sınıfına örgütlü biçimde saldırmaya başladı. Daha fazla kar elde etmek, kendi sermayesini büyütmek isteyen bunu da emek sömürüsü üzerinden sağlayan bir düzende egemen güçler kendisine karşı örgütlenen ve mücadele eden işçi sınıfına karşı önlemler almayı da denedi, işçileri iktidardan uzaklaştırmaya çalıştılar ama başaramadılar; işçilerin iktidar mücadelesini engelleyemediler, bundan sonra da engelleyemeyecekler. 1871 Paris Komünü ve 1917 Ekim Devrimi buna iyi örneklerdir. Ancak kapitalizmin bu sancılı doğumu her ne kadar sonrasında kapitalizmin dünya üzerindeki yayılmacı emellerinin sonucu olarak emperyalizm belasını dünya halklarının başına sarsa da biz biliyoruz ki kapitalizm aslında ölü doğdu. Şimdi artık kapitalizmin ortaya çıkış koşullarını biraz daha somutlayabiliriz. Feodalizmden kapitalizme geçişi anlatmak için eskinin feodal beyleri olan tüccar ve tefecilerin ellerinde birikmeye başlayan sermayenin bu toplumsal gidişata bir yön verdiğini söyleyebiliriz. Sömürgelerden elde edilen gelirler de kentlerde ticaretin hızlanmasını sağladı. Bu durum sermaye birikimini hızlandırırken sermayenin de belli kişilerin elinde toplanmasına yol açtı. Bu da toplumdaki eşitsizliği daha da arttırdı. Elbette ki eşitlik anlayışımızı insanların elde ettiği gelirlere göre kurgulayamayız. Ancak kapitalizm, para kazanmak ve daha fazla kar elde etmek üzerine kurulu bir -düzen-. Elinde daha çok parası (sermayesi) olanlar yani burjuvalar, daha fazla kar elde etmek için emeği, üreten gücü satın almaya kalktılar. Amaç üreten sınıf olan işçi sınıfının emeğinin karşılığını değil, daha azını vererek yani işçinin emeğini sömürerek daha çok kar elde etmekti. İşçinin emeğinin artık değer olarak üretimi ile karını arttıran sermaye sınıfı, bu artı emeğe el koyarak sermayesini arttırdı, bunu özel mülkiyete çevirdi. Üreten sınıfın hem emeğine hem de üretim araçlarına (fabrikasına , traktörüne v.s.) el koydu. Bu durum bugün de böyle ve emek sömürüsüne dayalı kapitalizmi yıkacağımız güne kadar da böyle olacak. İşçiler, üretim araçlarının mülkiyetine sahip burjuvaların hizmetinde emekleriyle mal üretiyorlardı. Ancak işçilere ürettiklerinin karşılığını değil, çok daha azını veren ücret olarak veriyorlardı. O da; açlıktan ölmesinler, ertesi gün tekrar çalışabilsinler, üretebilsinler diyeydi! İşte bu durum Marksistlerce kapitalizmin ücretli emek sömürüsü olarak tanımlanıyor. Örneğin; bir işçi günde on adet ayakkabı üretiyorsa, bunun karşılığında ancak bir ayakkabının değeri kadar ücret alıyordu. Kalan dokuz ayakkabı ise bizzat üretmediği halde patrona kalıyordu. Ancak bir işçinin aç kalmaması, yaşayabilmesi için sahip olduğu tek şeyi; emeğini satması gerekiyordu. Bir tarafta açlık, bir tarafta sömürü... Yoksul yığınlar bu iki durumdan birini seçmekte özgür(!)dü. İşte size kapitalizmin özgürlük anlayışı: Sömürülebilme özgürlüğünüz! Bilimsel ve teknolojik gelişme ile beraber üretim de hız kazanmaktaydı. Üretimde makineleşme ve modern sanayi ile beraber de üretilen ürünler daha ucuza mal oluyordu. Daha ucuza daha fazla mal üretiliyordu. Bunların tüketilmesi için de yeni ve büyük pazarlar oluşuyordu. Böyle bir ortamda küçük veya orta ölçekli atölyelerde çalışan bireysel üreticilerin rekabet güçleri kayboluyordu. Artık hızlı üretim yapan makinelerin olduğu büyük işletmeler inşa etmek gerekiyordu. Bu da büyük fabrikaların kurulmasına, bireysel üreticilerin yavaş yavaş atölyelerini terk edip tefecilerin kurdukları fabrikalarda çalışmaya başlamalarına sebep oldu. İşçi sayısının artması dolaylı olarak işçi ücretlerini düşürdü ve kapitalistler daha çok kar etmeye başladılar. Modern işçi sınıfı, sanayinin gelişimi ile birlikte yükseleceği yerde tam tersine yoksullaşıyor, var olma koşullarının altında yaşamaya mahkum ediliyor. Kapitalizm öyle vahşice yaşanıyor(!) ki emekçilerin yoksullaşması nüfustan, toplumsal üretimden ve zenginliklerden daha hızlı artıyor. Giderek kötüleşen bu tablo karşısında bir; sömüren ve ezen sınıfın uzun süre toplumun egemen sınıfı olarak kalması mümkün değil, iki; sömürülen ve ezilen sınıfın da bu duruma karşı tepkisiz ve örgütsüz kalması mümkün değil. Tıpkı Manifestoda yazdığı gibi: Burjuvazi her şeyden önce kendi mezar kazıcılarını üretir. Burjuvazinin çöküşü ile proletaryanın zaferi eşit derecede kaçınılmazdır.- Kapitalizm kendisini yaşatabilmek için her zaman işçi sınıfının yaşam koşullarına müdahale etti. Üreten sınıfın üretim sürecini belirlemesi söz konusu bile değildi; neyi, nasıl, ne zaman, nerede üreteceğine ne kadar üreteceğine hep üretmeyen patron karar veriyordu. Çünkü, egemen olan o, güçlü olan o ve yöneten o... Sermayedar belirliyor; çünkü o mülk sahibi sınıfın bir mensubu da ondan... İşçinin ise hiçbir söz hakkı yok; çünkü o mülksüz sınıfın bir mensubu da ondan, bu sömürü düzenin esir ettiği zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan bir emekçi de ondan... Ama o emekçinin sömürüsüz bir dünya yaratma, insanların eşitlik içinde ve özgürce yaşadığı bir ülke kurma hayali var. Üretenin söz söylediği, emek koyanın yönettiği, toplumsal ilerleme ve insanlığın geleceği için çalışanların eşit ve özgür yaşadığı bir ülkede yaşamak bugün kadar, yaşam kadar gerçek. İnsanoğlu, tarihin içinde bir yerde duruyor ama beklemiyor. Hayallerini gerçeğe dönüştürmek için kendi tarihine bakıyor, okuyor ve yaratıyor. İnsanın öyküsü henüz bitmedi ama şimdi sıra bu öykünün en güzel yerini yazmaya geldi. Emeğin özgürleştiği, insanın insanca yaşadığı öyküyü yazmaya geldi sıra. Artık insanoğlu yeni bir döneme girdi. Bu dönem tarihin en son sömürü düzeni olan kapitalizmin tarihin çöplüğüne atılıp yerine somut bir gerçeklik olarak sosyalizmin kurulmasına geldi. İlk insanlar, vahşi doğaya karşı hep birlikte karşı koyabilmişlerdi. Köleleri efendilere karşı ayaklanarak köleci düzenin temellerini çatlatmışlardı. Köylüler ve serfler, derebeylerin sömürüsüne karşı isyan ederek feodalizmin yıkılmasını kolaylaştırmışlardı. Ve şimdi sıra işçi sınıfının kapitalist sömürüye son vermek için burjuvazinin egemenliğine karşı mücadele etmeye geldi. Bu mücadele insanlık adına, toplumsal ilerleme adına verilen onurlu bir mücadeledir. Bu yüzden toplumsal tarihe anlamak için, öğrenmek için ve yaşamak için bakmalıyız. Tarihsel ve bilimsel bilgi, insanlığın toplumsal kazanımlarından en değerli olanıdır. Yaratılan bu değer boşa harcanmamalı, insan için yeniden yeniden üretilerek kullanılmalı. Çünkü biliyoruz ki tarih insanı haklı çıkaracaktır.