Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
You are here: Anasayfa arrow Biyografiler arrow Bilim-Politika-Felsefe arrow Karl Marx
Karl Marx PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 28 Şubat 2008

Komünizmin kurucularından olan Karl Marx, 5 Mayıs 1818’de almanya’nın Trier kentinde doğdu. Babası avukat Hirschel Marx, annesi Henrietta Marx idi.

Ailesi Karl henüz bir çocukken Yahudilikten vazgeçip, Protestanlığı seçti. Trier’de klasik eğitimini tamamlamış olan Karl Marx, daha sonra Bonn Üniversitesinde hukuk okudu ama felsefeye olan ilgisi onu bu disiplinden uzak tuttu. Beş yıl boyunca "Aydınların metropolü" berlin’de yaşadı.

Berlin'den ayrılmasının ardından, Bonn’da Rheinische Zeitung adlı bir gazetenin editörlüğünü yaptı. Sonraları radikal bir gazete, Franco-German Annals'ı çıkarabilmek için 1843’te paris’e gitti. Paris’e gitmeden önce Jenny Von Westphalen’la evlenmişti. Bir yıl sonra yaşam boyu hem arkadaşı hem ortağı olacak Fredrick Engels’le tanıştı. Engels de çalışmalarını sanayi işçileri hakkında yapmaktaydı. O dönemde ikisi de devrimci gruplara dahildiler. Bu sırada Marx, kendini siyasal ekonomi ve fransiz-devrimi tarihini çalışmaya adadı.

Paris’te çıkardığı gazetedeki yazılarından itibaren Marx, işçi sınıfının toplumu özgürlüğüne kavuşturacağını savundu. Bu gazeteler Almanya’da derhal yasaklanmışlardı. 1844’te yayınladığı Ekonomi ve Felsefe Yazmaları’nda dışlanma kavramını sundu ve açıkladı.

1845’te tehlikeli bir devrimci olduğu için Paris’ten atıldı ve bruksel’e gitti. 1847’de Proudhon’un eserinin eleştirisini yaptığı Yoksulluk Felsefesi’ni yayınladı. Yine 1847’de burada Engels’le birlikte Komünist Manifesto’yu hazırladı. Bu manifesto 1848’de Londra’da Komünist Parti Manifestosu olarak, Şubat devriminden hemen önce işçi sendikalarınca benimsendi.

belcika’dan da sürülen Marx, çalışmalarını arka plana itip harekete katılmak üzere bir süre fransa’ya gitti. Oradan Almanya’nın Cologne kentine gelerek Engels’le birlikte Neue Rheinische Zeitung Gazetesini çıkarmaya başladı. 1848 basın özgürlüğü’nden en iyi yararlanan gazete bu oldu. 1849’da hayatının kalanını geçireceği Londra’ya gitti. Gazeteyi çıkarmaya burada bir süre daha devam etti. Aynı zamanda Avrupa politikası editörü olarak New York Tribune gazetesine düzenli olarak yazmaya devam ediyordu, bu iş Amerikan sivil savaşının patlak vermesine kadar sürdü.

2 Aralık darbesi onu Louise Bonaparte’ın 18. Brumaire’ini yazmaya sevk etti. 1859’da siyasal ekonomi çalışmaları ilk meyvesini verdi: Ekonomi Politikası Eleştirilerine Bir Katkı, İlk Bölüm. Bu çalışması yeni bakış açıları getirdi. Nihayet 1967’de Kapital: Bir Ekonomi Politikası Eleştirisi, İlk Bölüm yayınlandı. Hayatını adadığı çalışmaları bu eserde bir araya gelmişti.

--
Bu güne kadar yapılmış ve bu günden sonra yapılacak tüm sosyalizm çalışmalarının kaynağı ve mücadele edilmesi gerek bir metin olan Kapital, işçi sınıfının siyasal ekonomisinin bilimsel araştırmalar ve bulgularla desteklenmiş halidir. Sermaye ve emek arasındaki ilişkiyi inceleyen ilk çalışmadır, işçilerin sanayinin bir parçası olarak sunulması, fazla mesai, kadın ve çocukların emekleri ilk defa bu eserde konu edilmiştir.
--

Karl Marx, yıllarca Alman yazarlar arasındaki "en iyi alçak" olarak görüldü. Marx, çalışmalarının yanı sıra işçi hareketlerine katıldı. Uluslararası İşçi Derneği’nin kurucularındandı. Fransa’daki 1871 seçimlerinde hareketinin bozguna uğramasıyla daha da kötüye giden sağlığı, Marx’ın Kapital’in kalan iki bölümünü tamamlamasına engel oldu.

Marx ailesinin hayatı kirayı zor ödeyecek şekilde geçti. Jenny ve Karl Marx’ın altı çocuğu vardı. Jenny ve kızları Eleanor, Karl’a çalışmalarında yardım ediyorlardı. Zaten Karl’da günlerini British Museum’daki kütüphanede çalışarak geçiriyordu. Daha sonra bir öğretmen olmak üzere evden ayrılan Eleanor, 1881’de ikisine hasta olan anne ve babasına bakmak için eve döndü. Karl Marx, 14 Mart 1883'de Londra’da öldü.

Marx`ın görüşleri

Marksizm aynı zamanda bir praksis felsefedir. Ölümünden sonra Lenin, Mao, Stalin ve troçki gibi liderler Marksizmi çeşitli şekilde yorumlamışlar ve bu yorumların sonucu ortaya koydukları hareketler Leninizm, Maoizm gibi isimlerle adlandırılmıştır.

Felsefesi

Marx`ın felsefesinin dayanak noktası insanın doğası ve toplum içindeki yeridir. Hegelci diyalektiğin yardımıyla insan doğasının değişmezliği kavramını reddeder. Burada kastedilen insan doğası, fizyolojik ihtiyaçlar değil insanın toplum içinde yarattığı hareket ve davranış biçimidir. Bunu da "tarihsel süreç" ve "doğa" kavramlarını bir arada ele alarak yapar. Sosyal koşulların davranışı belirlemesi, doğanın insanın davranışını belirlemesinden önce gelir. Ama bu insan doğasının varlığını reddetmez, yabancılaşma teorisi bunun üstüne kurulur. İnsan emeği kaçınılmaz olarak doğal bir kapasite kapasite gerektirir ama bu da insan bilincinin aktif rolüne sıkıca bağlıdır:

Örümcek, işini dokumacıya benzer şekilde gördüğü gibi, arı da peteğini yapmada pekçok mimarı utandırır. Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın, yapısını gerçekte kurmadan önce, onu imgesinde kurabilmesidir

 

(Kapital, 1. Cilt, Üçüncü kısım, 7. bölüm, 1. Kesim

Marx`ın tarih analizi, tarım toplumlarında toprak ve kürek, sanayii toplumunda madenler ve fabrikalar olarak sayılabilen yani bir malın üretimi için doğrudan gerekli üretici güçler ve bu üretim araçlarını kullanan insanların kurduğu sosyal ve teknolojik ilişkileri tanımlayan üretim ilişkileri arasındaki ayrıma dayanır. Bu ayrım ve bağ üretim biçimini oluşturur. Marx, Avrupa`da üretim biçiminin değişmesiyle birlikte feodalizmden kapitalist üretim biçimine geçildiğini söyler. Marx üretici güçlerin, üretim ilişkileriden daha önce geldiğini ve daha hızlı değiştiğini söyler. Felsefenin Sefaleti çalışmasında bu durum şöyle yer alır

"Toplumsal ilişkiler, üretici güçlere sıkı sıkıya bağlıdırlar. Yeni üretici güçler sağlamak için, insanlar, kendi üretim biçimlerini değiştirirler; kendi üretim biçimlerini değiştirmek, yaşamlarını kazanma yollarını değiştirmek için de, bütün toplumsal ilişkilerini değiştirirler. Yeldeğirmeni size feodal beyli toplumu verir; buharlı değirmen ise, sınai kapitalistli toplumu.

 

Marx toplumdaki sınıfların bu üretim biçimlerine bağlı olarak oluştuğunu söyler. Bir sınıfı oluşturan insanlar kendi istekleri yahut bilinçleriyle bir araya gelmiş değildir. Her sınıfın da kendi çıkarına farklı bir isteği vardır, bu da toplumda çatışmaya yol açar. İnsanlık tarihinin en kalıtımsal özelliği sosyal sınıfların çatışmasıdır:

"Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir."

 

Marx insanların kendi emek gücü ve bunla olan ilişkisiyse de ilgilendi. Yabancılaşma sorunu özellikle Genç Marx`ın ilgilendiği bir alandır. Kapitalist sistemde insanın kendi doğasına yabancılaşmasıyla, hem kendi emeğine hem üretim sürecine hem de sosyal ilişkilerine karşı yabancılaşır. Kapital`de yerini daha ayrıntılı biçimde tanımladığı meta fetişizmine bırakır.

Yanlış bilinç de Marksist terminoloji içinde önemli bir yere sahiptir. İdeoloji kavramıyla oldukça yakından bağlantılıdır ve onu olumsuzlar. Üretim araçlarına sahip sınıf, aynı zamanda kendi dünya görüşünü de alt sınıflara pompalar. Böylece proletarya kendi çıkarının nerede olduğunu göremez, düzeni değiştirme şansının olmadığını düşünür. Olayları devrimci bir düşünceden uzak olan din veya insan çerçevesinden görür. Marx, Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı`da şöyle der

Dinsel üzüntü, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve bir başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Din ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, tinin dıştalandığı toplumsal koşulların tinini oluşturuyor. Din, halkın afyonunu oluşturuyor.

 

Tarih anlayışı

Marx`ın tarihsel materyalizm kuramı toplumun her zaman ana olarak maddi koşullara göre, burada üretim ilişkileri ve buna bağlı olarak ekonomi sistemin dinamiğidir, belirlendiğini iddia eder. İnsanlar ilk olarak birbirleriyle "yaşamak için her şeyden önce içmek, yemek, barınmak ve giyinmek" gibi gereksinmeleri karşılamak için ilişkiye girer. Marx ve Engels, Batı toplumlarının gelişmesini ve geleceğini şu beş zincirleme aşamada tanımlar:

  • İlkel komünizm: Avcı ve toplayıcı dönemde, paylaşılan mülkiyete ve ilkel demokrasiye dayanan kooperatif aşiretler, kabileler.
  • Kölelik: Toplumun kabileden şekhir devlete geçtiği, köleliğin, özel mülkiyetin ve aristokrasinin doğduğu, tarımın yaygın olduğu dönem.
  • Feodalizm: Kralın da dahil olduğu aristokrasinin yönetici sınıf haline geldiği, dinin önemli bir yer tuttuğu üçüncü dönem.
  • Kapitalizm: Burjuva sınıfının yönetici, proleteryanın da ezilen sınıf olduğu, parlamenter demokrasinin yaygın politik sistem, piyasa ekonomisinin işlediği ve üretim araçlarına ağırlıkla özel mülkiyetin sahip olduğu dönem.
  • Komünizm: İşçilerin devrim yaparak kapitalistleri kovduğu ve devletsiz, sınıfsız, mülkiyetsiz bir toplumun yarattıkları beşinci dönem.

Politik ekonomi

Marx`a göre, insanın kendi emeğine yabancılaşması (meta fetişizmine dönüşen sürec), kapitalizmin en belirgin niteliğinden biridir. Kapitalizmden önce, Avrupa`da var olan piyasalarda üreticiler ve tüccarlar mal alıp satardı. Kapitalist üretim tarzının gelişmesiyle birlikte emeğin kendisi bir mal (meta) halini almıştır. İnsan artık yaptığı ürünü değil, kendi emek gücünü belirli bir ücret karşılığında anlaşarak satmaktadır. Emek gücü, insan yaratımı özelliğinden bağımsızlaşarak, tamamiyle alınıp satılabilen sistemin devamlılığını sağlayan bir araç haline gelmiştir. Emek gücünü satmak zorunda olanlara proletarya, bu emek gücünü satın alan, genellikle mülk ve üretim teknolojisine sahip kişilere de burjuva denir. Proleterler, kapitalistlerden sayıca ve kaçınılmaz olarak fazladır.

Marx, endüstriyel kapitalistlerin tüccar kapitalistlerden ayrıldığını söyler. Tüccar bir piyasadan bir malı alır ve diğer bir piyasada, piyasadaki arz ve talep kanunlarına bağlı olarak, daha yüksek bir fiyattan satar. Böylece bir arbitraj oluşturur. Öte yandan kapitalistler, üretilen maldan bağımsız olarak emek piyasası ile piyasa arasındaki farklılıktan yararlanır. Marx, her başarılı endüstrinin birim maliyeti girdisi ile birim fiyatı çıkışı arasında fark bulunduğunu söyler. Bu farklılık artı değer olarak adlandırılır ve bu artı değer kaynağını işçinin ürettiği artı emekten alır, bu el konulan artı değer kapitalist karın esas bölümünü oluşturur.

Marx ve Engels, Komünist Manifesto`da burjuvanın tarihte daha önceden görülmemiş devrimci bir rol oynadığını söyler, ama bu kapitalist üretim sürecinin yaşayacağı krizleri bütünüyle engelleyebilecek güçte olduklarını göstermez. Teknolojinin sürekli gelişmesi, ekonominin büyümeye endeksli olması ve karın arttırılması gereği kapitalizmi periyodik krizlere mahkum eder. Bu büyüme, kriz ve tekrar büyüme süreci sonunda ciddi bir krizle karşı karşıya kalacaktır, aynı zamanda bu süreçte kapitalist sürekli zenginleşmeye çalışacak, işçi de gittikçe güçsüzleşecektir (çünkü artı değeri oluşturan artı emektir). Sonunda proletarya üretim araçlarına el koyacak ve herkese eşit biçimde dağıtacaktır. Uzlaşmak ihtimali mümkün değildir, çünkü kapitalist sistemde bu uzlaşmanın sınıf farklılığını ortadan kaldırma şansı yoktur. Aksine kapitalistler önceki avantajlı durumunu devam ettirmek için şiddete başvuracaktır. Bu geçiş sürecinde iyi organize olmuş devrimci bir gücün ortaya çıkıp idareyi ele alması gerekir. Marx Gotha Programı'nın Eleştirisi`nde şöyle yazar

Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna da bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada, devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.

 

Marx`ın etkilendikleri

Karl Marx üzerinde etkili olanlar kısaca şöyle sıralanabilir:

  • Georg Wilhelm Friedrich Hegel diyalektik metodu ve tarih anlayışı, (Alman felsefesi)
  • Adam Smith ve David Ricardo politik ekonomisi, (İngiliz iktisadı)
  • Jean Jacgues Rousseau başta olmak üzere Fransız eşitlikçi ve sosyalist düşünce, (Fransız politikası)

Marx tarih ve toplumun bilimsel bir metodla birlikte ele alınması gerektigine inanırdı. Marx`ın tarih anlayışı, tarihsel materyalizm olarak tanımlanır Engels ve Lenin de bunu diyalektik materyalizm olarak ele alır, Hegel`in gerçeklik ve tarihin diyalektik biçimde ele alınması gerektiği düşüncesinden oldukça etkilenmiştir. Fakat Hegel`in düşüncesi bu diyalektigin temeline idealizmi oturttuğundan dolayı, Marx tarafından eleştirilmiştir, Engels Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı`da Marx`a atıfla şöyle yazar: "Tarihte bir iç gelişme, zincirleme bir iç bağlantı olduğunu tanıtlamayı deneyen ilk adam Hegel 'dir, ve onun tarih felsefesindeki birçok şey, bugün bize ne kadar tuhaf gelirse gelsin, onu izleyenleri, hatta ondan sonra tarih üzerinde genel muhakemeler yürütmeye kalkışanları kendisiyle kıyasladığımızda, temel anlayışının yüce niteliği bugün de hayranlığa layıktır. Phénoménologie'sinde, Estetik'inde, Felsefe Tarihi'nde, her yere tarihin bu yüce anlayışı girer, ve her yerde konu, tarihsel tarzda, soyut olarak baş aşağı edilmiş olsa da, tarih ile belirli ilişkisi içinde incelenir." Popüler ifadeyle Marx, baş aşağı duran Hegel`i ayakları üstüne koyar.

Marx`ın Hegel`in idealizmini reddetmesinde ve materyalist diyalektiği benimsemesinde Ludwig Feuerbach da etkili olmuştur. Feuerbach ve arkadaşları, Tanrı`nın insan yaratımı olduğunu söyler ve diyalektik metodu teolojik boyutundan kopararak dini ve politikayı analiz etmekte kullanır. Marx da bu dünyanın insanlardan herhangi bir "gerçek" şeyi sakladığına katılmaz, aksine din ve idealizm tarihsel ve sosyal olarak insanların kendi gerçek konumlarını açıkça görmesini engeller. Genç hegelciler`den koptuktan sonra Feuerbach`ı eleştirir fakat bu etkilenme boyutunun olmadığı anlamına gelmez.

Marx, her ne kadar Jean Jacques Rousseau`ya nadir göndermeler de bulunsa da, Rousseau özel mülkiyete ciddi biçimde ilk saldırıyı yapan ve eşitlikçi düşünceye katkıda bulunan önemli bir filozoftur ve bu konularda Marx`ın düşüncesini oluşturmasında etkili olmadığını söylemek oldukça zordur. Marx ütopik olarak nitelendirmesine rağmen Charles Fourier ve Saint-Simon gibi sosyalist düşünürlerin görüşlerinin önemini de reddetmez: "Ama bu sosyalist ve komünist yayınlar, eleştirel bir öğe de içerirler. Bunlar mevcut toplumun bütün ilkelerine saldırırlar. Bu yüzden işçi sınıfını aydınlatacak en değerli malzemelerle doludurlar." (Komünist Manifesto)

Marx`ın etkisi

Marx ve Engels`in çalışmaları, toplum ve tarihin kompleks analizini sunan birçok başlıktan oluşur. Karl Marx`ın görüşleri, özellikle ölümünden sonra, Marksizm genel başlığı altında incelenir ve tartışılır. Ama Marksistler arasında Marx`ın yazılarının nasıl yorumlanması ve varolan olaylara ve durumlara nasıl uyarlanması gerektiği konusunda çeşitli ciddi tartışmalar vardır. Hatta bu tartışmalar henüz Marx hayattayken ortaya çıkmıştır, Marx 1883 yılındaki ölümünden önce hem Paul Lafargue hem de Fransız işçi lideri Jules Guesde`yi "devrimci deyim tüccarı" olmakla suçlamıştır. Fransa partisi reformist ve devrimci olarak ikiye bölündükten sonra, devrimcinin lideri Jules Guesde Marx`tan emir almakla suçlanmış, Marx da Lafargue`ye "Eğer Marksizm buysa, ben Marksist değilim" demiştir. ("Ce qu'il y a de certain c'est que moi, je ne suis pas Marxiste", bu söz F.Engels`in Eduard Bernstein`e yolladığı 2-3 Kasım 1882 tarihli mektubunda geçer.)

Karl Marx ve Friedrich Engels anıtı, Marx-Engels-Forum,

Genel olarak, Marksist sözü Marx`ın kavramsal dilini ("üretim biçimi", "sınıf savaşı", "meta fetişizmi" gibi) kapitalist ve diğer toplumları anlamak için kullanan ya da işçi devriminin komünist topluma geçişi sağlayan tek araç olduğuna inanan kişiler için sarfedilir. Marx`ın kuramının genelini ya da bir kısmını kabul edip bütün akıl yürütmelerini kabul etmeyen kişilerin nasıl adlandırılacağı da tartışma konusudur.

Marx`ın ölümünden 6 yıl sonra ilk kongresi yapılan İkinci Enternasyonal, politik hareket için önemli bir merkez oluşturdu. Büyük işçi partilerinin, özellikle Marksist Almanya Sosyal Demokrat Partisi, katılımıyla Birinci Enternasyonal`den daha başarılı oldu. Bazı üyelerin Eduard Bernstain `in ortaya attığı evrimsel sosyalizm teorisine ilgi duymaya başlaması ve patlak veren 1. Dünya Savaşı 1914`te bu Enternasyonalin sona ermesine yol açtı.

Vladimir Lenin önderliğinde Marksist Bolşevikler`in Ekim Devrimi ile Rusya`da iktidarı ele alması dünya çapında büyük bir yankı yarattı. Moskova`da Mart 1919`da kurulan "Üçüncü Enternasyonalin amacı tüm dünyada Komünist partilerin kurularak uluslararası proleter devrimine yahut dünya devrimine yardım etmeleriydi.

Marx, komünist devrimin Fransa, Almanya ve İngiltere gibi ileri derecede sanayileşmiş ülkelerden başlayacağını düşünüyordu. Lenin ise emperyalizm çağında "eşitsiz ekonomik ve siyasal gelişme yasasına" bağlı olarak, Rusya`nın eski bir tarım ülkesi olmasına rağmen aynı zamanda emperyalizmle ilişkili olarak endüstriyel sıkıntıları yaşayan bir ülkede zincirin en zayıf halkasından kopacağını, böylece "geri kalmış" diye tabir edilen bir ülkede devrimin gerçekleşmesinin olanaklı olduğunu, bu toplumun yaktığı devrim ateşinin Avrupa`nın endüstriyel toplumlarına da sıçrayacağını söyledi

Marx ve Engels, Komünist Manifesto`nun 1882 tarihli Rusça baskısına yazdıkları önsöz bu konuda ışık tutucudur:

Şimdi sorun şudur: Büyük çapta zayıflamış olsa bile, gene de, ilkel bir ortak toprak sahipliği biçimi olan Rus obşina'sı, doğrudan doğruya komünist ortak mülkiyetin üst biçimine geçebilir mi? Ya da, tersine, ilkönce, Batının tarihsel evrimini oluşturan aynı çözülme sürecinden mi geçmelidir?

Buna bugün verilebilecek tek yanıt şudur: Eğer Rus Devrimi, Batıdaki bir proleter devriminin habercisi olur, ve bunlar, böylelikle, birbirlerini tamamlarlarsa, Rusya'daki mevcut ortak toprak sahipliği, komünist bir gelişmenin başlangıç noktası olabilir.

 

Almanya, Chemnitz`de bulunan Karl Marx anıtı, bu şehir önceden Karl Marx Şehri adıyla Doğu Almanya`ya bağlıydı.

Marx`ın sözleri Lenin için bir başlama noktasını oluşturdu, troçki ve Eski Bolşevikler ile birlikte yürüttüğü Rus devriminin "Batıdaki bir proleter devriminin habercisi" olması gerektiği düşüncesi Kominiternin de amacıydı (dünya devrimi). Bu bağlamda Komintern`in ilk kongredeki resmi dilinin Almanca olması ve Lenin`in devrim sırasında yoğun olarak Alman ajanlığıyla suçlanması tesadüf değildir Daha sonra Batı`da devrim hareketlerinin başarısızlığa uğraması ve diğer devletlerin Sovyetler`e cephe almasından sonra Stalin`in öne sürdüğü "tek ülkede sosyalizm" Sovyetler Birliği`nde hakim görüş haline geldi. Stalin yönetimine muhalefetini sürdüren Leon Troçki ve yandaşları Dördüncü Enternasyonal`i 1938 yılında örgütledi.

Çin`de Mao Zedung Marx`a bağlıluğını dile getirmekle beraber komünist devrimde öncü rolü sadece işçilerin değil köylülerin de oynayabileceğini söyledi. Henüz köylü toplumlarda işçi sınıfı tam oluşmadığı için feodalizme karşı gelen köylüler de komünist bir düzenden yana tavır koyabilirdi. Marx`ın temel görüşlerinden farklı olsa da Marksist-Leninist çizgiye daha yakın olan bu düşünceler Yeni Demokratik Devrim teorisiyle dile getirmiştir. Mahir Çayan bu konuda şöyle der: "Mao'nun bu katkısının özlerini ve temel unsurlarını Lenin'de de görmekteyiz. Fakat Marksizm-Leninizm’in bu son derece önemli iki ilkesi (milli demokratik devrim ve proleter kültür devrimi), en mükemmel şekillerini Mao'nun siyasi pratiği içinde almışlardır."

1923 yılında Almanya`da Marksistlerin kurduğu Toplumsal Araştırma Enstitüsü de Marksist disiplininin eleştirisinde önemli bir rol oynamıştır ve bu enstitünün bir düşünce akımı olarak ifade edilmesine Frankfurt Okulu denmiştir. Thedor. ADorno, Max Horkheimer, Walter Benjamin, Herbert Marcuse, Jürgen Habermas önde gelen temsilcileri arasında yer alır ve bu okulun genel yaklaşım biçimi eleştirel teori olarak adlandırılır. Bu okul Ortodoks Marksizme karşı çıkmış ve sınıf bilinci ve ekonomik belirlenimcilik konularında çarpıcı eleştiriler getirmiştir. Bazı Marksistler de bu okulu Marksizmi pratiğinden soyutlayıp sadece bir akademik disiplin alanına çekmekle suçlamışlardır. Frankfurt Okulu`yla birlikte olmamakla beraber aynı dönemde yaşayan Antonio Gramsci Marksizm`e önemli açılımlar kazandırmıştır.

Marx'ın eserleri


Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 393

Bu yazıya ilk yorumu yazın
RSS yorumları

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

 
< Önceki
Advertisement

Son yorumlar

Yorum yok..

Takvim

Dec 2008
S M T W T F S
  1 2 3 4 5 6
7 8 9 10 11 12 13
14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27
28 29 30 31      
Full Calendar

Yaklaşan Etkinlikler

Bilgi Köşesi

· Köleci toplum: İlkel topluluğun bağrında, orada ortaklaşa mülkiyet biçiminin üstün geldiği bir zamanda ortaya çıktı. İlk başlarda köleler oldukça azdı ve köle emeği belirleyici bir rol oynamıyordu. Ancak tarımsal üretimin artması, tarım ile hayvancılık arasında gittikçe artan ayrılık, madenciliğin ilerlemesi el emeği talebini yani köle emeğine duyulan ihtiyacı arttırıyordu. Kölelerin sayıca artması ile toplumun başlıca sınıfları olan köleler ile efendiler arasındaki uzlaşmaz karşıtlık keskinleşiyordu. Bu durum farklı bir kontrol ve denetleme mekanizmasının yapısal olarak ortaya çıkmasına neden oldu: Devletin doğuşu. Devlet toplumun, farklı çıkarlara sahip karşıt kesimlere, ki biz buna sınıf diyoruz, ayrılmasının arkasından doğmuştur. Ve devlet ismini taşıyan bu mekanizma ezenlerin ezilenler üzerindeki baskısının sistemli hale getirilmesini sağlamış, sömürüyü kimi zaman zor kimi zaman da -ikna- yoluyla meşrulaştırmıştır. Bu nedenle devleti, egemen ideolojinin ve egemen sınıfların baskı aygıtı olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır. Köleci tarz, ilkel topluluktan çıkışta üretici güçlerin ilerleyişini büyük ölçüde kolaylaştırırken, daha sonra ilerlemenin engeli haline geldi. Köleler çağın başlıca üretici gücünü oluşturuyorlardı. Kölenin kendi emeğinin üretkenliğini arttırmakta, aletleri ve çalışma alışkanlıklarını geliştirmekte hiçbir çıkarı yoktu. İş aletlerini özenle kullanmıyordu, sık sık da kırıyordu. Bu yüzden efendisi ona en ilkel aletleri veriyordu. Ama köleler o kadar zor koşullarda çalışıyorlardı ki çok kez pek genç yaşta ölüyorlardı. Oysa köleci tarzda emek üretkenliğini arttırmanın tek yolu köle sayısını arttırmaktı. Bu yüzden sürekli savaşlar oluyor, savaş esirleri ise en ucuz köleler oluyordu. Ancak fetihlerin çoğu yerde doğal sınırlarına ulaşması, savaşların maliyetinin ise kaldırılamayacak kadar artması köleliğin sonunu hazırlıyordu. Sınıflar mücadelesinin tarihin ta kendisi olduğunu söylemiştik. Köleci toplumda da köleler de pek çok kez kendilerini ezen efendilerine karşı birleşip ayaklandılar. Köleci düzenin hüküm sürdüğü bir çok ülkede patlak veren bu isyanlar içinde, şüphesiz ki en bilineni Spartaküs Ayaklanmasıdır. MÖ 73-71 yıllarında kendisi de bir köle olan Spartaküs isminde bir devrimci, o dönemin en güçlü ordusu olan Roma ordusunu, kurduğu köle ordusu ile birkaç kez yenmeyi başarmış, ancak sonunda mağlup edilmişti. Savaş alanında esir edilen ve aralarında Spartaküsün de bulunduğu köle ordusunun neferlerine Romalı generaller Spartaküsün kim olduğunu sorup onu ihbar etmelerini istediklerinde, binlerce ağızdan şu yanıtı aldılar: Spartaküs biziz! Bu yanıt üzerine tüm esirleri çarmıha gerdiren Romalı generaller Spartaküsü de öldürdüler. Ama onun bugün de yaşayan devrimci mirasını yok edemediler. 476 son büyük köleci imparatorluk olan ve sömürülen yığınların ayaklanmaları ile derinden sarsılmış, zayıflamış bulunan Batı Roma İmparatorluğu çöktü. Bu topraklar üzerinde artık yeni bir ekonomik toplumsal yapı ortaya çıkıyordu: Feodalizm...